Kaçtık Freni, başardık!
Bir daha yere değmeyecekmiş gibi zıpladık. Öyle ki topuklarından yaylanıp parmak uçlarında hissettin en son toprağı. O parmaklarının ardında gömülen yumuşak toprakla aranıza giren boşluktan hemen önce yeterince vaktin vardı veda için. Ama veda etmedin. Vedalar yetişkinlere özgü kalsın istedin. Yükseldik. Gergin bir vücutla ama gevşek bir ruhla yükseldik. Bence yeterince uzaklaşmıştık. Sana göre ise daha çok yolumuz vardı. Himalayaların da üstüne çıkmalıydık, yeryüzünün yükseklerdeki uzantılarından bile kaçınmalıydık. Ama daha şehirdeydik ve ben şimdiden çakılmaktan korkuyordum. Sana güvenmek istedim, inan istiyorum hala. Kanatların omzumuza yakışmayacağını da söyledim sana. Sense zaten yanımıza almadığımızı hatırlattın bana. Bazen düşünüyorum da; doğumuna şahit olanların ölmesini bekliyorsun galiba. Yoksa çoktan çakılmıştık yere. Vicdanın için mucize yaratıyorsun, ideallerin için ise mezar. Garip bir mizah anlayışın var. Cidden çok eğleniyor musun acı çekerken?! Hayır varoluşuna açılan kapının ya da varoluşundan açılan kapının ardında acı olmasını yadırgadığım filan yok. Aksine katılıyorum sana ki; cennetten düşüşle başlar bunca hikaye. Daha yaratılışta bir kaybediş vardır. Masallara inanmadığını da biliyorum merak etme! Ama masalların uyku öncesinde anlatılmasının ya da uyku ile bağdaştırılmasının bir sebebi varsa, o da benim varlığımdır unutma. Sen anda yaşarsın çünkü. Rüyalar, kabuslar ve hatta geçmiş benim oyun alanım.Sınırları sen belirlersin belki ama alan küçük gelirse derine doğru uçurumu ben kazarım. Ve biliyorsun ki belli bir süreden sonra her alan bana küçük gelir. Şimdi söyle bana. Bizi ölüme koşarak götürüyorsun, peki acelemiz ne?!
Tüm içtenliğimle,
Şizo.
geçmiş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
geçmiş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
15 Ekim 2012 Pazartesi
14 Ekim 2012 Pazar
Ölüm geçmiş kokar
Akşam üzeri, trafik var gibi. Tam olarak orada değil aklı ama belli belirsiz kırmızı ışıklar yansıyor gözlerine. Uçsuz bucaksız parlayan kırmızı ışıklar nehrinin kıyısında yürüyor.Arabalarla aynı yöne gidiyor olmalı.Sanki herkes aynı yöne gidiyor bu saatte.Adımları ezbere gidiyor.Az önce kıyısında yürüdüğü araba nehri nereye gitti? Yürüyen merdivenlerde şimdi.Şehrin dibine doğru iniyor.Öğrenilmiş kurallar vardı değil mi?Merdivenlerin sağ tarafında dikiliyor.Soldan düşük omuzlarında taşıdıkları çantaları ile çarpıp geçenler var. İyice yaslıyor vücudunu sağ tarafa, her şey onun suçu sanki çok yer kaplıyor artık bu şehirde.Nihayet sabit bir zeminde tekrar.Anlık bir rahatlama.Ama hemen ardından düşük omuzlardaki çantaların garezi.Omuzlarını iyice büzüyor.Bu sefer insan nehrinde.Arkasından, yanından hızlıca akan insanlar.Adım atacak yer yok. Sadece önünde 2-3 adımlık bir boşluk onunla beraber devam ediyor.Nehirde duran bir taş gibi etrafından akanlar önünde bir boşluk yaratıyor.Çok mu yavaş yürüyor? Acelesi yok ki.Ölüm kol saati takmaz diye geçiriyor içinden.Biraz rahatladı gibi bu düşünce ile, kafasında ölüme karşılık yarattığı görsel eline aldı kontrolü.Bedeni devam ediyor otomatik pilotta.Aklında ölüm o kadar karanlık ki sanki içine bütün evreni sıkıştırmış.Aklında ölüm o kadar karanlık ki sanki hiç bir şey yok içinde.Benliği o karanlıkta şimdi.Oradaki varlığını garip karşılayan bir tek kendi de değil üstelik.Ölüm de bu karanlığa bedenini bırakmadan adım atan görmemiştir hiç.Karanlığın içinde, yokluğun göbeğinde hala bir yerlerde varolan keşifçi. Karanlıkta ölüm çıplak ama varlık göremez nasıl olsa, sorun değil.Karanlıkta ölüm ılık ama varlık dokunamaz nasıl olsa, sorun değil.Karanlıkta ölüm geçmiş kokuyor işte bu tehlikeli.Kokuyu fark edince zihninde dudakları tebessümle gerildi.Buradan bile bedenini kontrol edebiliyor.Ama hayır ölüm ilk defa birine yaşama dönmesi için dokundu.Şimdi yine bedeninin kontrol kulesinde.
Etrafına dizilmiş kalabalıktan her biri kendi içinde, kapladıkları yerden daha derin bir çukura gömmüş kendini.Şehirde her insanın midesinde bir kara delik ; yoğunlaştırılmış ömürler.Her birinin kendi özel boyutuna açılan bir kapısı var midesinde.Bir başkasının asla varolamayacağı bir boyut.Geçen gün “O” nun gözlerine baktığında fark etmişti bunu.Sadece yeterince uzun süre bakabildiğinde bir diğerinin göz bebeğine görebileceğin, hayat ile mühürlenmiş kara deliğin kapısı.
Her neyse saçlarını titreten bir rüzgar yetişti, rayların üstünden hızla yaklaşan metrodan önce.Zaman istediği kadar yavaşlayabilirdi, sorun değil.Metro durağa girdiğinde tek bir adım attı öne. Gözünden sarkan bir damla son selamını verdi seyirciye ve son kez burnunun kenarından defalarca ezberlediği yol ile düştü dudağına.Kendini atmadan önce metronun önüne, hissetmek istediği son şeydi dudağında ılık bir göz yaşı damlası.O anda fark etti; az önce mührünü kırmıştı kendi boyutunun, hatta bir göz yaşı damlasını bile taşımıştı o kara delikten buraya.Bedeninin her karesine haykırdı geri çekmek için kendini.Geriye doğru çekiyordu da kendini.Birden sırtında bir çift el hissetti.Dengesini kaybetti.Raylara doğru düşerken aklında, o kocaman boşlukta tek bir şeyi merak ediyordu.O ellerin sahibi kimdi? Tek görebildiği bir çift ayakkabıydı.Sonra kulaklarında çınlayan bir çatlama duydu.Ve dünya sustu.
Sapak
Bazen, öylece oturup söylenmiş cümlelerin aklına yetişmesini beklerdi.Kimsenin onu izlemediği zamanlarda, bedenini oracıkta bırakır ve hayallere dalardı.Ama öyle dünyevi kurallara aykırı hayallerden değil.Gelecekte olabilecek hayallerden de bahsetmiyorum.Geçmişte yol ayrımlarında bıraktığı parçaların yardımıyla o karar anına dönüp, seçmediği yoldan saptığı hayaller bahsettiğim.
O gün hava çok soğuk değildi bir kasım gecesine göre ama yinede titriyordu oturduğu yerde.Ceketinin ceplerini delip geçmek ister gibi yumruk halindeki ellerini sıkı sıkı bastırıyordu.Omuzlarını mı dikmişti yoksa kafasını mı gömmüştü, kestirmek zordu.Yol boyunca uzanan banklara eşlik eden sokak lambalarından en loş olanın altında oturmuştu.Sokak lambasının içinde kapalı kalmış bir sinek sürekli kendini cama vurup sersemliyor ve dönüp yanan ampüle konuyordu.Oturduğu yerden bir kaç dakika bu tekrarları izledi.Sonunda sinek pes etti ve kanatlarının üstüne düşüp bir kaç bacak hareketinden sonra tamamen durdu.Basit bir lekeye dönüşen sineğe ilgisini anında kaybetti ve kafasını tekrar önüne eğdi.Gözlerini kapatıp burnundan kokusuz derin bir nefes aldı.Etrafında varlığını hissettiği tek canlıda sessizliğe gömülmüştü.Bugün, bu saat sondu.Bir veda gerektirmeyecek şekilde çekip gidecekti.O an, o mekan, o rüzgar.. Her şey onun bu sahneyi oynaması için vardı.Hayatı boyunca kırmızı, ağır kadife perdeyi hep sırtında taşımıştı.Ve gittiği her yere eskimiş, yıpranmış parke sahnesini götürmüştü.Bu sefer pek seyircisi yoktu, olsaydı da yapacağı finalden sonra alkış seslerini duyamayacağını düşünüp bunu pek sorun etmedi.
Birden kendisinin bile beklemediği bir anda ayağa fırladı.Az önce oturduğu banka dönüp selam verdi, ve konuşmaya başladı :
” Ey zavallı benlik! kuralları biliyorsun.
Bir parçanı ardında bırakacak kadar ikilemde kaldığın sapaklara dönebilirsin ancak.
Saptığın en son yol ölümüne getirdi seni.
Bu sahnenin kulisi yok.
Bu sahnenin provası hiç alınmadı.
Senden başka kimseye bilet satılmadı.
Şimdi, sahne senin! “
Belinden içinde tek kurşun olan silahı yavaşça çıkardı, horozu kaldırdı ve her saniye artan vazgeçme dürtüsünden sıyrılıp hızla şakağına dayadı.Duraksamadı.Bir anda çekti tetiği.Silah patladı…
Her taraf çınlayan bir sessizliğe büründü ve kendini son kez seçim yaptığı sapakta buldu tekrar.Yerde duran parçasına baktı.Bıraktığı şekilde duruyordu.Uzanıp kaldırdı yerden istemsizce.Düşük omuzlarına taktı.Cümleler sonunda aklına yetişti ve düşük omuzlarında asılı “beklentilerle” doğruldu banktan.Acıkmıştı, bir sigara yaktı…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)